Sunday, January 10, 2016

winter nights


perhaps,

the sole purpose of my existence
is to be a verse in one of your poems
hidden in the dark
waiting
to be lighted upon

and oddly

that seems more than enough
to rely on

- a note to hocam
01/09/2016


-------------------------------------



inhale
exhale

the first thing one learns
yet
instantly forgets

there is always
one more to take in
one more to let out
and
some to flow

'til,
there isn't
to remind

- inspired by pen fairy
12/31/2015

Saturday, April 25, 2015

Fırıldan fırıldana...

Sabahın kör kandil saatlerinde yolda yürürken bana rastlamasan, sımsıkı sarılmak varken sadece gözün gözümde durmasan, söylenecek her şeyi ‘Nasıl geçti günün?’ e sığdırmasan, sesinin derinliğinde, gözlerinin yeşilinde bu sıradan, gereksiz sorunun her bir hecesine anlamını buldurmasan, oturup yazmazdım.

Çileden çıkartıyorsun insanı, anlatayım…

Berrak, dingin bir zihinle uyandım. Dün içimde çalan şarkılar susmuş. Yapacaklar listem kendiliğinden işe koyulmuş. Izgara balık kokulu çakırkeyfimiz, ayaklarımızın kıpırtısıyla menevişlenen laciverdin içine kurulu küçücük ağaç masaya gelip oturmuş. Kimi düşler insana her gün uyanmak şart mı? dedirtirken, Çi’nin son onbeş sayfası çalar saat misali başucumdan sesleniyor. Bilinçsizce kitabı aldım elime, kimsecikler uyanmadan okudum. Sabah güne koyulmadan okumaktan tarifsiz keyif alırım, bil diye. Sonra, kitap bitti diye hayıflanıp, sayfaları geri geri çevirerek altını çizdiğim satırları tekrar okudum. Bir yandan okumaktan kendimi alıkoyamazken, diğer yandan, okurken içime gelip yerleşmeye çalışan, dürte dürte rahatımı kaçırma niyetindeki sorular kafama üşüşüp, yaşamın dilemması dört yanımı sarıp sarmalamaya başlayınca, kitabı, üzerimdeki yorganla beraber yatağın öbür ucuna fırtaltıp kalktım.

Aslına bakarsan, kahvemi almak üzere baristayla karşı karşıya kalana kadar, sabah dingin seyrinde devam ediyordu. Yıllardır tanırım baristayı, son derece kibar konuşan, her gün bildiği soruları sanki ilk defa aklına gelip de soruyormuşçasına yeniden soran, sohbet etmek için kahveyi yapmayı unutan, arabada dinlediğim her müziği duymak için sesini açtırtan, dört harfli adını nasıl olup da bu kadar uzun söylemeyi becerdiğini anlayamadığım, aydınlık ve tuhaf bir insandır. Aydınlığı sabahıma ışık katar, tuhaflığına alışkınım. Ancak bu sabah tuhaflığı yeni bir boyuta taşıdı, aklımdan çıkması saatler aldı.

‘İki haftalığına tatile gidiyorum’ dedi önce, nereye diye sorduğumda yarım saat uzaklıktaki şehir merkezini söyledi. Şaşkın bir gülümseme oturdu yüzüme ama çok takılmadım. Kim karar verebilirdi uzaklık kavramına, tatilin uzaklarda yapılması kuralına. Sonrasında devam etti ‘Kedimi, sizi ve bir müşterimi daha çok özleyeceğim’, dedi gözlerimden, yaşaran gözlerini kaçırarak. İşte o an kalakaldım. Yanlızlığı düşündüm, bireyselliğimizin geldiği son noktayı, insana açlığımızı, topluma tokluğumuzu, yıllardır sabah elindeki kahveyi uzatırken selam verdiğiniz insanın hayatında hiç bilmeksizin, gözü yaşarabilecek değerde olabilme olasılığını, gerçekliğinin ayrıkılığı, aykılığın varlığını, tercih edilen, belki de, farkedilmeyen, başka türlüsü bilinmeyen yanlızlığı… 
’Ben de seni, yokluğunu hissedeceğiz’ dediğimde yaşaran gözlerinin içi parladı. Alelacele elinden kahveyi alıp, oradan uzaklaştım. 

Karşımdaki müşterim, bu zeytinyağı fiyatları ne oldu böyle, bu ne rezillik, nasıl bir artış diye yüksek sesle yakınışını dile getirirken, ben hala elimdeki kahveye bakıyordum. Sesiyle irklildim. Karşımda duran yorgun, tükenmiş adama baktım. Sistemin içerisinde yolunu bulmaya tüm hayatını vermiş, şimdi seksenli yaşlarını aşkın, üzerinde marka kıyafetleri, altında son model arabası, kendi savaşını çoktan kazandığı halde, daha fazla zafer istemekten başka türlüsünü bilmeyen ve zeytinyağı fiyatıyla savaşmaya devam eden adama…Huxley ve Kohen’nin kitapları yine karşıma gelip diklendiler. Sektörler, medya, tüketim, sistem, düzen ve bu korkunç düzenin, her bir halka bir diğerine hizmet ederek kusursuz bir şekilde işleyişi, bu işleyişin kusursuzca devam etmesini sağlamak için uyandığımız sabahlar, yetiştirdiğimiz çocuklar, yürüdüğümüz florasan ışıklarıyla aydınlatılan zifiri karanlık yollar…Cam kapıda yansıyan silüetime baktım.

Tüm bunların ardından, eğer Cansever ile karşılaşmasaydım ve bu karşılaşma döne dolaşa yüreğimde ağırlık yapan başka bir taşı kaldırmasa, kuşlar gibi hafiflemesem, bügün yeniden keyifleneceğim yoktu.

Dedim ya inanmadım kendime
Baktım bir yığın insan
Bir telaş gökyüzünde
Kuş kayıp sonsuzluktan

Sen misin şiir yazan bilge geçinen
Bin türlü bakan kuşa
Kuşsa o bildiğiniz kuş
Değişen kim benden başka

EC

Şiirin adını görür görmez aklıma onun dostluğunu ne kadar özlediğim geldi, hiç düşünmeden gönderdim. Sessizliğinden çekinerek, bir sesle artık iyi olacağımıza inanmak isteyerek, şu lanet sistemin içinden çıkarken en çok onun yalınlığına tutunacağımı bilerek. Fıldıran fıldırana yaw diye seslendi. Kuşlar uçtu içimde, hafifledim.

Ara ara tüm bu düşüncelerin, soruların, kararların, değişimlerin içerisinden sen gelip geçtin. Öyle yakındaydın ki bir sürü şey diyecektim, öyle uzaktaydın ki, hiç bir şey diyemedim. Bir gün daha geçti, içimden insanlar geçti, yine, yeniden bir şeyler daha değişti, ve senin sorunla başlayan bu satırlar kaldı geriye.

Diyeceğim o ki, fıldırmış dünyada, fıldıran fıldırana bir gündü yaşadığım…

Tuesday, April 7, 2015

Mutluluk

Sokağın köşesini döndüğünde, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Binaya yakın bir park yeri bulacağına hiç inanmıyordu ya birden gözüne birkaç yüz metre ötede boş bir yer çarptı. Gülümsedi. Akşamları eve döndüğünde park yeri aramak, alışmaya başladığı pek çok yenilikten biriydi. Çoğu akşam, bir boş yer için bir saate yakın etrafta dolanması sonra da evine en az bir kaç sokak yürümesi gerekiyordu. Bu gece şansına öyle olmadı. Arabayı kilitleyip binaya doğru yürürken başını kaldıdı, çalışma odasından soluk bir ışık sızıyordu geceye. ‘Hala mı?’ diye tatlı tatlı söylenerek adımlarını sıklaştırdı.

‘Babacığım, siz daha uyumadınız mı?’

‘Seni bekliyordum yavrum.’

‘Hala mı babacığım, ben artık beklenecek evlat yaşlarımdan geçmedim mi? Kırk yaşımı doldurdum geçen ay, unuttuysanız hatırlatayım’ şakalaşır bir ses tonunda söylemeye çabalıyordu.

‘Olsun, ben babayım, beklerim. Kitapların arasında gözüme yıllardır elime almadığım bir öykü kitabı geçti. Onunla oyalanıyordum. Ee gel anlat bakalım, nasıl iyi vakit geçirdin mi?’ Sesinin tonunda bir sohbet arayışından çok, anlamak endişesiyle, titizlikli bir merak hissediliyordu. Mira da hissetti bunu, etrafı toplarmışçasına odanın içerisinde dolandı. Yüzünün kızardığını babasının fark etmemiş olduğunu umuyordu. 

Her şeyi açıklamaya yeten kısa bir sessizlik oldu.

‘Ben biraz yorgunum babacığım, sıcak bir banyo yapıp yatacağım. İsterseniz siz de artık yatın. Yarın kızları Serkan’dan almadan önce, elinizdeki kitap üzerinde sizinle biraz konuşmak, düşüncelerinizi duymak isterim.

Bu arada, odanıza alışabildiniz mi?’

Babası kızının gözlerinin içerisine baktı. Nasıl da isterdi onu anlamayı, dinlemeyi, tanımayı. Nasıl da zor yıllar geçirmişti şu karşısında duran incecik kadın. Değer verse, paylaşsa, belki birkaç nasihat eder, yol gösterirdi. Ancak onları tanıyan kimsenin konduramayacağı, aralarında zaman içerisinde oluşan bu tuhaf yabancılık, yıllar sonra, gecenin en çaresiz, en masum, insanları birbirine en yakınlaştıran saatlerinde bile dağ gibi tam orta yerde duruyordu. 

‘Alıştım güzel kızım. Evin de senin gibi sıcacık, ayrıca çok tarz döşemişsin. Tavandan tabana döne döne dolaşan su borularından kitaplık kurmak kimin aklına gelir?’ Keyifle parmaklarını su borularının üzerine oturtulmuş ham ahşap raflarda gezdirdi.

‘Torunlarımı erken alalım, bir haftam kaldı diye şimdiden hayıflanıyorum. Haydi iyi geceler’ kapıya doğru yürümeye başladı.

‘Öyle deme lütfen baba, biliyorsun ki istediğin kadar kalabilirsin bizimle. Burası senin de evin. İyi geceler.’ 

Babası kapısını kapatır kapatmaz üzerindekilerden kurtulup kendini banyoya attı. Uzun süre durdu akan suyun altında. Kendini yokladı, iyi hissediyordu. Bir dinginlik vardı üzerinde. 

Üzerinde sabahlığı ile mutfağa geçip kendine bir kahve yaptı. Çalışma odasına gidip masa lambasını söndürdü, pencereye yaslandı. Sessizliği dinliyordu. Alacakaranlık. Gün doğdu doğacak. Sokak lambalar teker teker sönüyor, yağmur gecenin tortusunu kendisine katmış, oluk oluk kaldırım kenarlarından akıyor, karşısında uzanan haki yeşilin kıpır kıpırına karışıyordu. Uzun zamandır ilk kez mutluluğu hissetti. Onun da katkısı vardı bunda. Bir kaç saat önce yaşadıklarından çok, onun o olmasının. 

Baran’ı uzun zamandır tanıyordu. Çok sık görüşmezlerdi. Ancak, onları çok sıradışı bir tesadüf birleştirmiş ve bu tesadüf, aralarında kimilerinin yıllar yılı iç içe yaşayıp da kuramayacakları türden derin bir bağ oluşturmuştu. Her görüştüklerinde şehri gezerler, sanat, edebiyat, seyahat sohbetlerine dalarlar, saatlerin nasıl geçtiğini anlamazlardı. Başka türlü bir insandı Baran. Tanıdığı kimseye benzemezdi. Klasik bir erkek, klasik bir Türk, hatta klasik bir insan tanımlarına uymazdı. Nadir insanlardandı o, öyleydi. Rahattı, bağımsızdı, takıntısızdı, onda insanı yoran tek bir özelliğe rastlanmazdı. Hep iyi gelirdi Mira’ya.

Dün de öyle günlerden biri olarak başlamıştı aslında. Sanat müzesinde bir iki sergiyi dolaşmışlar, ardından kova kova midye yemişler, doğaçlama tiyatro provaları sırasında başlarına gelenleri birbirlerine anlatıp katıla katıla gülmüşlerdi. Mira arabayla onu eve bırakırken, son anda bir kıvılcım olmuştu aralarında, beklenmedik, daha önce hiç kurgulanmamış bir kıvılcım. Arabanın içerisinde vedalaşırken, elleri dudakları birbirine karışmış, Baran’ın elinden beresi ve anahtarı düşmüştü. Bu sokakta park sorunu yoktu. Mira arabayı kenera çekip, Baran ile arabadan indi. 

Serkan’dan ayrılalı dört yıl olmuştu, inmemişti kimseyle birlikte arabadan o zamandan beri. Uzun zaman olmuştu. Uzun geceler.

Baran’la aşkın kavuruculuğundan uzak, yakmayan, acıtmayan, derin bir sevginin doğallığı ve bilindikliği ile saatler geçirdiler. Fazla konuşmadan, yormadan, tüketmeden, yıpratmadan birşeyler akmıştı aralarında, tuhaf bir uyum. Gecenin sonunda, Baran’ın gitme, burada benimle uyu diyerek onu rahatsız etmeyeceğini biliyordu. Mira, Baran’ı yanağından öpüp yanından ayrıldı.

Mira hafif uykusundan zilin sesiyle uyandı, kapıya doğru yürüdü, delikten baktı. Baran kapının önünde elinde poğaçalar ve daha dün gece bahsi geçen, babasının ne zamandır aradığı şiir kitabı ile duruyordu. Gülümsedi. Nasıl da güzel bir insandı bu adam.

Babası ‘Kızım kapı çalıyor, açmayacak mısın?’ diye seslendi odasından.

Açmayacaktı. Arkasını dönüp uzaklaştı kapıdan. Şu an, düne tutunmak, yarına umutlanmak, anlamak, anlam aramak, anlaşılmak bir anı uzatıp günlere aylara yaymak çok karmaşık, çok yorucu, çok uzaklardaydı onun için, görüş menzilinin çok dışında. 
Yerine, pencerenin önündeki lacivert kadife koltuğuna oturup, güne koyulan insanları izledi. Yağmur durmuş, pırıl pırıl parlıyordu güneş. Gökyüzünün berrak mavisiyle, birbirine çarpan, teğet geçen, birbirinden uzaklaşan, yakınlaşan, iç içe akan enerjilerin suya yansıması arasında müthiş bir ahenk vardı. İnsanı dünden yarından koparıp sadece an'a kenetleyen bir ahenk. 

Babasının odasına girdi. 


‘Hadi uyan, kek yaptım. Artık bir kahveyle şu kitabın bir hakkını vermenin zamanı gelmedi mi?’ 

Sunday, March 29, 2015

Bir Fincan Çay

Yaşamın içerisinde dümdüz yürürsün. Dünya, bir kutuptan döne döne diğerine uzanan tek bir sokaktan ibarettir. Sokaklarda sıra sıra evler, evlerde bin bir emek ve özenle kurduklarını soluyan yetişkinler yaşar. Gün doğumuyla uyanırlar, yerler, içerler, çalışırlar, seyahatlere çıkarlar, okurlar, dinlerler, konuşurlar, gülerler, zaman zaman düşünürler, akşam evlerine dönerler, büyük bir yorgunluk içerisinde uyurlar. Sen de herkesle birlikte, sevinçle hüzüne, düşerek kalkarak, gün be gün bu yaşamın içerisine karışmışsındır. Tanımlayabildiğin tek gerçeklik, devinebildiğin tek biçim budur.

Bir gün, hem de, hiç bir yere gitmeyi aklının ucundan geçirmediğin o gün, son derece dingin ve sıradan bir gün, tuhaf bir kasırga alır seni bilinmedik bir diyara götürür. (Bu satırları yazarken aklıma oğullarımla her gece okuduğumuz Magic Tree kitapları geldi. Bu kitaplarda iki kardeş, evlerine yakın bir ormanın içerisinde, içerisi kitaplarla dolu bir ağaç ev bulur, ve bu ağaç eve her gittiklerinde, okuduklara kitaba bağlı olarak, bir anda gözlerini bambaşka bir zaman, ve mekanda açarlar, çılgın maceralar yaşarlar, ve daha sonra, yine, aynı arka bahçelerindeki ağaç eve, zaman hiç geçmemişçesine geri dönerler. Burada bahsettiğim gidiş, aynen bu kitaplardakine benzer.) Sen de, tıpkı Jack ve Annie gibi, gözünü bambaşka bir evrende açarsın. Dengen, düzenin bozulur. Tüm bildiklerini unutursun. Bu değişimi olumsuz bir açıdan algılamanı istemem. Aksine, son derece saf, gerçek, doğaldır bu. Bir çocukluk sızar teninden içeriye, tatlı bir delilik bulaşır eline yüzüne. Bedenine bakarsın, ruhuna bakarsın bütün yaralar kapanmış, belki de hiç olmamış. Kendini ve bütün insanları affetmek bile diyemem buna, çünkü, neye kızdığını, neye kırıldığını, nelerden korkutuğunu, nerelerinden yara aldığını hatırlamazsın. Hafızan sıfırlanmış, gözlerinin hiç olmadığı kadar berrak görmektedir. Tenin pürüzsüz, ruhun tepeden tırnağa ışık. Her şey mümkün, her şey kolay gözükür gözüne. Yüksekten, süratten korkmadığından temkini tanımazsın. Evren, öylesi yalın, karmaşasız, olduğu gibi ve doğaldır ki şüphenin kelime anlamını bilmezsin. Kendine benzemeyeni yargılamaz, elini uzatıp dokunmak, keşfetmek istersin. 

Elbet farkına varırsın bu muazzam değişiminin. Etrafına, yaşamı ilk kez görüyormuşçasına dikkatle, merakla, çoşkuyla, kökensiz bir huşu ile bakarsın. Bu, üzerinde ülkeleri, bayrakları, sınırları olmaksızın bütünleşmiş yeni evreni karış karış hafızana yazmak istersin. Avuçladığın toprağı, yıllardır bildiğini sandığın renklerin gerçek derinliğini, okyanusları, gökyüzünü, kulağına gelen her sesi, her müziği özümsemek için oradan oraya koşarsın. Hiç kullanılmamış bir ömür, ezeli ve ebedi bir gerçeklik önünde boylu boyunca uzanır. 

Gecenin bir yarısı, ipek çarşaf yatağından kalkar, onun yanına gider ve ancak iki kişinin sığabileceği bir kaya parçasının üzerinde sabahlarsın. Gün doğarken, dağların eteklerine karşı bir çay koyarsın kendine ve sonra kalkar, onun çay bardağını da doldurursun. Karşı binanın penceresinden seni izleyen ve tek başına bir balkon duvarında karşılıklı iki bardak çayla kendi kendine gün doğumunu anlattığını düşünerek deli olduğuna kanaat getiren yaşlı teyzeye gülümseyerek selam verirsin. Akşam vakti, yorgunluk yüzünden omuzlarına akan bir sokak satıcısının önünde yetişkinler birer ikişer midye dolma alırken, içinden gelen dürtüyü durduramaz, tepsinin tamamını alır, satıcı amcayı evine gönderir, kucağındakileri iştahla paylaşırsın. Biliyor musun, saksıdaki fesleğeni, tırnağından küçük bir kertenkeleyi arkadaş edinirsin kendine. Onlarla günler saatler geçirirsin. Sen artık başka birisin, başka türlü bir yerdesindir. Bütün evreni kucaklamak, yeryüzündeki bütün sahtelikleri gerçeklerle örtmek için yanıp tutuştuğun bir yer. O evrenden yayılan ışık her yere, herkese bulaşsın diyerek koyulursun yola, varırsın dünyaya. Ancak o korunaklı evlerde yaşayanlar omuz silker ya da bir yetişkinin ufacık bir çocuğu ciddiye aldığı kadar ciddiye alırlar seni. Birkaç dakika ruhundan dökülenleri dinler, gülümsermiş gibi yaparlar, abartılı tasdikler, tedbir uyarılar ardından telaşla telefonlarına, arabalarına, yaşamlarına geri dönerler. Onlar için çocukluk, bir şarkıda, bir filmde, bir romanda rastladıkları, uzak bir akrabanın evine misafir gelmiş, çekingen, silik, çarçabuk gelip geçen bir ziyarettir çoğu zaman. Sen onlar için üzülürsün, onlar senin için üzülürler. Tuhaf bir döngüdür.

Gel zaman git zaman, gecelerden bir gece, yine sekerek, dans ederek ağaç eve yürüsün veee o kasırga gelmez, seni sana götürmez. Uzun bir süre beklersin. Saatler, günler, aylar geçer. Aynaya bakarsın, çocukluk karşında sana bakıyor ama bir başkalık var, bir mahzunluk. Etrafında senin gerçekliğini bilen birini ararsın, kimseyi bulamazsın. Yetişkinlerin, bir zamanlar çocukluğuna gülümseyişleri, şimdi yerini, deliliğine bakan kaygılı gözlere bırakmış. Herkes sorularından, söylediklerinden bihaber. Bomboş gözler, tutuk sözler aklını karıştırır. Şundan birkaç zaman önce sende varlığından en ufak bir iz olmayan menfi duygular düşünceler birer birer yakana yapışırlar. Hayaletler sarar etrafını. Yine de bir dürtü direnir içinde, sıralı evlerin teker teker kapılarını çalar, onu ararsın. Kimse bilemez elbet ama o bilir dersin. İnsan kendi gerçeğini bilmez mi? Sonunda, kapılardan birini o açar, ilk anda tüm hayaletler etrafından uzaklaşırlar. Yüzün ışıldar. Sonunda işte beni anlayacak, bu evreni benimle yaşayan, bize inanan biri dersin. ‘Bir bilsen olanları’ diye başlarsın söze. ‘Kasırga gelmedi, saksıdaki fesleğeni sulayacaktım ama gerçekliğimize ulaşamıyorum’. Neden bahsettiğini hiç anlamayan gözlerle bakar sana. İnanmayan, küçümseyen, tanımayan gözlerle. Fesleğeni daha önce hiç sulamamışçasına bakar. İşte o an korkunç bir andır. Tarifsiz yalnızlık. Arkanı dönersin, sokak lambasının altında bekleşen hayaletlere sarılırsın. Onlara sarılacak kadar yalnızsındır. Şüphenin kendisi olursun. Öyle bir buhrandır ki ruhundaki, şairin nefes alamazken ö-le-mi-yo-rum mısrasını damarlarında hissedersin. Nasıl döndüğünü hatırlamazsın ya, evinde bulursun kendini. Günlerin geçtiğini söylerler. 

Bir gece, yine kafanda bir tuhaflık otururken, aşağıdaki sıralı evlerden birinde yaşayan zarif bir kadın çalar kapını. Kapıyı açarsın, elinde bir fincan çay. Gözlerinin taa derinine bakar. ‘Sana inanıyorum, tüm yaşadıklarının gerçek olduğuna, gittiğin yerin varlığına inanıyorum’ der ‘bütün yüreğimle. Orayı biliyorum.’. İçindeki çocuğa sarılır, deliye ise uzanıp fısıldar, bazen, yaşamdaki gerçeklere en doğal karşılık deliliktir. Delirmelisin, sonuna kadar ve paylaşmalısın o evreni, onun gerçekliğini teker teker mısralara dökmelisin. Yaşadığının sürekli olmaması gerçek olmadığının ispatı olabilir mi? Üstelik karşında sana inanan biri varken?

Olamaz. 

Şu evrende ve içimizde var olan tüm evrenlerde insanı en fazla dehşete düşüren, en umutsuz kılan şey anlaşılmamaktır ve başta kendin olmak üzere, insana duyulan inançsızlıktır. Halbuki, gün gelir, seni gören, sana inanan zarif bir kadınla çay içmek iyileştirebilir insanı. 

Her şey mümkündür şu kendine çıkmazlı dünyada!

‘Neden yazılır bir şiir
Neden okunur bunca yazı
Çünkü nasıl anlaşılabilir başkaca

İnsanın karmaşıklığı’


Monday, March 23, 2015

Şiir Yorgunu (Gılgamış Destan'ı Öncesi)

Doktorum bana bugün şiiri yasakladı. Gülmeyin, gerçekten… Bir süre şiir okumamalısın, içinden şiir okumak geldiğinde de, açıp Gılgamış Destanı’nı oku dedi. Böylece, son iki hafta içerisinde kahve, çay, şarap, sigara, yoganın yasaklanmasının ardından elimde avucumda kalan son birkaç keyiften birinden daha men edilmiş oldum. Yarın biri ‘sen artık yazmayacaksın’ diyecek diye ödüm kopuyor. Gerçi, doktorları dinlemememle tanınırım. Bir çoğuna inanmamamın sebebi, pek çok kez, hastalıkların sadece semptomlarını gidermek adına tavırlar segilediklerine, hastalığın köküne inip gerçek nedenleri ortadan kaldırmak yerine ileride size geri gelmelerini sağlayacak sorunlara gebe bırakan geçici tedavi yöntemleri uyguladıklarına şahit olmamdır. Yıllar geçtikçe, alternatif tıbba daha fazla ilgi ve güven duymaya başladığımı söyleyebilirim.  
Ancak, bana bugün şiiri yasaklayan doktorumu bu genellemenin bir parçası sayamam. İstisnaların en istisnasıdır o. Çocukluğumdan bu yana dinlediğim ve yaşadıkça dinlemeye de devam edeceğim bir insan. O, benim, görünen ve görünmeyen bütün sayrılıklarımın kökünü, tarihini, kaynağını bilir. Tenimdeki, ruhumdaki izlere korkmadan, gözünü, gönlünü kaçırmadan bakar, uzanıp dokunur, benliksiz sevgisiyle iyileştirir. Ayrıca, bu şiir meselesinde çokça haklıdır. Fazla şiirden ölmek diye bir şey vardır ve bunu bana öğreten kişi ise, yine bir şairdir.

Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.

Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.  - Cemal Süreya 

Şiir düşseldir, ütopiktir, erinçe erişememektir. Şiirde var olan şey, çoğu kez, onun yokluğundan doğar. Umut adına, daha iyi, daha güzel bir dünya adına bir dürtüdür şiir. Gerçekler, kabullenmeyi buyururken, şiir başkaldırır. Umarsızlığa, duyarsızlığa, yapaylığa karşı durur. Kimileri şiirin içerisindeki umudu görmekte zorlansa da, başkaldırıcılığı hemen hemen herkes tarafından çabucak farkedilir. 

Örneğin, dökümcü Niko, denenmemiş duruşundan bahsettikten ve günün ‘her şeylerini’ geçtikten sonra der ki:

ve yürürlükten kalkmış bir sözü tekrarlıyorum:
sevin ki her şey olur
sevin ki her şey olur’

ve devam eder

‘Olmuyor, biliyorum.’ 

Buradaki isyanın okur tarafından duyulması kolaydır. Ama ‘Olmuyor, biliyorum’ gibi görünürde duruşu umutsuz olan bir mısranın altında, derininde umut adına, o sessiz seslenişi, çağrıyı duymak, şiiri, şairi tanımak ister, epey bir zaman alır.

Tahmin edersiniz ki, bu bitimsiz isyan hali veya bu düşsel yolculuğa çok sık çıkmak, bazen kalbi yorabilir. Mümkündür. Irvin Yalom, hastalarının gerçek tedavi süreçlerini yazdığı hikayelerin hemen hemen hepsinde, gerçekçiliğin, yani bize ne kadar acı verirse versin, var olanı/yok olanı en yalın hali ile kabullenmenin (çoğu durumda) iyileşmenin ilk adımı olduğunu vurgular. Çoğu durumda’ nın neden bir parantez içine düştüğünü anlayabilme için Yalom’un kitaplarına göz gezdirmeniz gerekebilir.  ‘Kabullenmek duygusu çok engin, ferahlatıcı, çok özgürleştirici bir duygudur. Gerçekleri kabul etmek, içimizde süregelen kavgaları teker teker bitirmemizi, sımsıkı tuttuğumuz, nefes almamızı engelleyen ütopik düşünceleri teker teker bırakmamızı, gerçek olmayan duygulardan kurtulmamızı sağlar. Yaşamı olduğu gibi kabul eder, yolumuza ederiz.’ Bu satırların, benim gibi, bir yanı bir türlü evcileştirilemeyen, başkaldırıcı bir kalemden dökülmediğini biliyorsunuz elbet, onlar, istisnamın öğütlemesidir. Doğru olduğuna çokça inanmakla beraber, hiç bir zaman onun kadar gerçekçi olamayacağımı biliyorum. Ama bunun yanında, son bir yılda, biraz daha büyüdüğümü de görebiliyorum, yaşamda dengenin önemini farkediyorum. Düşlerin gerçeğe dönüşebilmesi için en az iki kişinin gerekliliğini, artık biliyorum. Şiirlerin ise, bu ütopyaların gerçekleşebilmesi için, insanların duyumlarını, umurlarını, umutlarını dürtmek ve bir çoğullama yaratmak kaygısıyla var olduklarına yürekten inanıyorum. Şöyle ki:

'Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
Gerçek neydi biliyor musuz: Her şey!' - Cemal Süreya

Bende terazinin dengesi biraz kaçtığından, benim payıma bir süreliğine düşsel yolculuklara ara vermek ve dinlenmek düşüyor. 

Yarın, ölümsüzlüğü arayan Gılgamış’ın onu bulamayışını ve en sonunda, ancak ardından bir destan bırakarak ölümsüzleşilebileceği sonucuna vardığı satırlarını okumaya başlayacağım. Bu akşam, yogada aldığım bütün pozitif enerjilerle şarabımı sizinle yudumluyorum. Yıllar önce avucuma bir akik taşı bırakarak beni yazmaya başlatan can parçama, onun birkaç gün önce gönderdiği öylesi ruhuma dokunan mısralara, hissederek, yaşamın karşısında titreyerek, inanarak, severek yol almaya ve şiirden uzak durmamı salık veren doktor kardeşimin güzel ruhuna kaldırıyorum kadehimi:

Şiirsiz bir yaşam, umutsuz bir yaşamdır. Bireyi ve toplumu anlamak adına esastır şiir, gelişimimizde, daha iyiye daha güzele doğru değişimimizde bir mihenk taşıdır. İşte bu nedenden, siz siz olun dengeyi kaçırmayın, kalbinizin ritmini bozmayın ki, şiirden uzak durmanız gerekmesin. Bu sabah ve her sabah, elleriniz, avuçlarınız köpük köpük umut olsun!


Sabahın karşısında konuşmak ne zor!
İncecik kül gibi kalıyorsun,
Dağ susmaya giden yolu biliyor
Sen bilmiyorsun.

Taş yarılıyor bir çiçek için yol veriyor
Kısacık konuşuyor çiçek: ‘Dünya’ diyor.
‘gördüm benimle tamamlanıyor’

Yeryüzü karşısında konuşmak ne zor!
.....

Birhan Keskin

Saturday, February 28, 2015

illüzyon

Biliyorsun,
Seninle benim aramda gözlerin vardı.
aynı pencereden mi bakmıştık,
aynı eşikten mi atlamıştık yeryüzüne 
anımsayamadım ya, 
görünenimin ardınındakine dokunmak
gözlerinin icadıydı

Biliyorsun,
Seninle benim aramda sözler vardı.
tek kalemdencesine
birinin bıraktığı yerden diğeri alır,
suya aşkı yazardık.
dalgaların kıvrımından çevirirdik sayfaları
huşuyla. 
balıklar üşüşürken dizelerimize
edinilen şairliğe şaşardık.

Biliyorsun,
Seninle benim aramda ellerim vardı.
uzanırken kısacık bir mesafe
dokunurken sonsuzluk
kenetlendiğinde infilak
sezgisel asimetrisiyle eşlenmez uzayın
geniş zamanlıydık.

Biliyorsun,
Seninle benim aramda başka bir lisan vardı.
Tüm sıfatları, isimleri, adıl-ları
bizden çıkan, bize varan
o aykırı,
o coşkun devrimlerin ardından
her sefer 
yeni bir dil, yeni bir nesil doğmaz mı?

Biliyorsun,
Seninle benim aramda yokluk vardı.
Hiç olmadık.
Hiç olmadık.
Hiç olmadık.


Sunday, February 1, 2015

Kırmızı iskarpin

Gökyüzünü boydan boya örten gri, gözlerimden dimağıma sızıp düşüncelerimi öylesine bulutlandırmış ki varacağım yere uzanan sokağa saparken anca kendime geldim. En son, kahverengisinin üzerine elle çizilmişçesine kar yağan beyaz ağaç dallarının altından geçerek evden çıktığımı hatırlıyorum. Kilometrelerce yol almışım, markete neredeyse varmışım, haberim yok.

Bugünün böyle bir gün olacağı sabahtan aşikardı. Daha gün doğmadan uyandım. Karanlıkla, kahve kokusu hafiften burnuma doğru uzanırken, pencereye yaslanmış; elimdeki kaşıkla, boşalan yerfıstığı ezmesi kavanozunun dibinde karşıma çıkan çocukluğu sıyırıyordum. Üzerinde kahverengi çiçekler olan beyaz elbisemin altına giydiğim ilk iskarpinlerin kırmızı ayak izlerini takip ederken uğradığım sokaklar, rastladığım eski ahbaplar falan derken Erkin Abi çıktı karşıma. Erkin Abim benim. Erken ağarmış gür saçının kaküllerinden alnı görünmez, direk masmavi gözleriyle başlar yüzü. Çıkık elmacık kemikleri, içine çökmüş yanakları üzerinde belli belirsiz kirli sakalı. Yine o eski, ispanyol paça sütlü kahve pantolonu ve krem penyeden gömleği var. Aslında uzun boylu, geniş omuzlu ama halen çok zayıf. Gömleğinin üstten bir iki düğmesi açık, uzaktan pek bir havalı. Havalı havalı olmasına da, sabahın bu saatinde yine hafiften sallanıyor.  Annemden çekindiği için eczaneye girmeye cesareti yok, etrafında dolanıyor. Ne yapsın, belki de, iki kelam edecek birini arıyor. Mahalledeki bütün çocuklar, alkolik olduğudan uzak duruyorlar ondan, çoğu zaman ayakta zor durduğundan alay ediyorlar, teninden sızan kokudan yüz çeviriyorlar. Bazıları ise, sert gözüken mizacından çekiniyor. Halbuki görgülü, eğitimli, hoş sohbet ve mahcup bir insandır. Gözlerini fazla kaldırmaz yerden, sanki büyük bir yanlışın içinde olduğuna inanır. Yaşamın kıyısına geldiği gecelerde attığı zararsız naraların derinlerinde bile duyulur itizarı. Ben çok severim Erkin Abi’yi, çekingen bir çocuk olsam da pek korkmam, çekinmem ondan. Eskiden beri bir saygım vardır ona, neden bilmem, hepimiz gibi, onun da, bir ömür boyu insan olmaya verdiği içten çabadır belki de…
Yanına yaklaştım. Kibarca selamlıdı beni, derslerimi sordu. (Demek çok fazla alkollü değil. Öyle olduğunda yanından uzaklaşmamı söyler, demek ki değil) Benim okul çoktan bitti Erkin Abi dedim gülümseyerek, çocuklarım bile var. Kısık bir sesle, benim de bir kızım vardı dedi. Oysa ben biliyordum. O bildiğimi hatırlamadı. Bir keresinde, annem, ben, Erkin Abi (siyah bir takım elbise ve ince bir kravatla), onun kızı ve eşi eczanede oturmuştuk. Anneme gençlere nasihat vermek, bize susmak düşmüştü. O nasıl da uzun bir akşam üstüydü, akşam olmak bilmemiş, sanki Erkin Abi’ de, eşi de oturdukları yerden kalkmayı ve birlikte eve gitmeyi erteledikçe ertelemişlerdi. O zaman sıkılmıştım bu durumdan ama şimdi anlıyorum. Çok istemek lakin hiç inanmamaktı bu. Annemin söylediklerini üçü de delicesine arzuluyor, zerre kadar inanmıyorlardı. Sanki eczanede oturdukça kurdukları düşün bir parçasıydılar, kapıdan çıktıkları anda uyanacaklardı. Hiçbiri uyanmak istemiyordu. Uyandılar. Bir süre ailesiyle yaşadıktan sonra, bir sabah Erkin Abi’yi bizim eczanenin önünde bulduk, ölmek üzereyken. Annem çok kızdı, yeniden tedaviye götürdü ancak sonrasında onu uzak tuttu eczaneden. Karısıyla barışmasına da bir daha vesile olmadı. Sadece, aklın başındayken gelip kızınla burada görüşebilirsin dedi, o kadar. Bir kaç kez görüştüler, sonra kızı istemedi. Hepsini hatırlıyorum. Bütün bunları hatırladığımı farketti mi, bilmiyorum. 

Arabayı park ettim. Sipariş almak üzere markete girdim. Her zaman bana yardımcı olan, market sahibinin sağ kolunu göremedim etrafta. Siparişi yazmaya başladık. Bir süre sonra arkamda birinin durduğunu farkettim. Market sahibi’de arkama doğru, ‘ne işin var burada, bu saatte? karnın mı aç?’ diye seslendi. Döndüm, sağ kol arkamda duruyor. Önce paltosu, beresi atkısı tanımadım. Gözlerinin kırmızısının gözlerimden kaçışı çekti ilk dikkatimi. Sonra titreyen ellerine takıldım. Market sahibine öyle laubali konuştuğu için kızmıştım ve aynı şekilde devam ediyordu. ‘Ne var, ne? Paranı mı istiyorsun?’ İyice keyfim kaçtı. Yavaşça market sahibine eğildim ‘lütfen sen yanına git, buradan bağırıp durma, önce onunla ilgilen, ben beklerim’ dedim. Bu sırada, sağ kol, yerinden kıpırdamadan ve hiç cevap vermeden öylece duruyordu, mahcup. Yüzünde, duruşunda tanıdığım birşeyler vardı ama o an çıkartamadım. Market sahibi gitti, bir süre sonra geri geldi. ‘Biliyorsun, benim en iyi, akıllı, dürüst çalışanım. Ama işte alkol komaları var, girdi mi haftalarca çıkamıyor. Geçen hafta çalıştığı iki günün parasını verdim, ama bak gidip yine içecek. Halbuki evde karısı var, kızı var’ dedi. Bilgisayar ekranından gözümü ayırmadım, hiç duymamışçasına siparişe devam ettim. Marketten çıktığımda gökyüzünün grisi iyiden iyiye şehre çökmüştü, etrafımdaki insanların sadece ayaklarını görüyordum. Kırmızı iskarpinli bir kız çocuğu indi arabadan, önümden koşarak geçti. Dizlerinden yukarısı bulutlu…


Erkin Abi, bunca yıldan sonra, sen nereden çıktın karşıma?